Darmadağınık #1: İntihar Üzerine

İntihar dediğimiz durum oldukça sübjektif ve üzerine konuşulması zor bir durum. Yani bundan böyle konuşacaklarım fert fert herkesi bağlamayacak ve daha çok benim düşüncelerim eksenli olacaktır. Dediğim gibi, zor mesele. Bu yüzden de intiharı failinden bağımsız olarak iyi-kötü, doğru-yanlış, rasyonel-irrasyonel olarak nitelemek de ilk etapta kolay iş değil. Bilhassa olayın din boyutunu hesaba katmayınca iş, içinden çıkılamaz bir hal alıyor. Sadece etik mahiyetini yorumlamak değil, faaliyete geçirilmesi bakımından da zor bir meseledir intihar. Neticede ortada kıymık batmasına bile tahammülü olmayan canımızın kıyamete dek söndürülmesi söz konusu. Hatta bu durum bana baya ironik de gözükür. Kafasında kimi zaman bir öç alıyormuşçasına gurur hissiyle kendini imha senaryoları kuran kardeşimiz boğazına bir şey takılınca onu oradan çıkarana kadar akla karayı seçer. Ne oldu? Bırak o lokma kalsın boğazında, hazır sen de ölmeyi istiyordun.. Yani her ne kadar intihar düşünceleri zihinde dans ettirilse de can denen o şey için pek de ciddiye alınan bir düşünce değil. Yani sanki çoğu zaman iş ciddiye binene kadar intihar ediyoruz. İş ciddiye bindikten sonra da yaşamın eteklerine ağlayarak yapışıyoruz yeniden. Bu yönüyle intihar etmek zor mesele. Can korkusu denen o çin seddini aşıp da ona zarar verebilecek bir duruma gelmek herkesin harcı değil. Diyelim ki o seddi aştık, bu kez başarılı bir intihar girişiminde bulunmak da kolay olmuyor. 20 intihar girişiminde sadece 1'i başarılı oluyormuş. Tabii bu durum özelinde çeşitli etmenler var. İntihar yöntemi ve etrafta kurtarıcı birilerinin bulunması bu etmenlerin başında geliyor. Birçok insan ise kendi suikastından sağ salim çıkıyor. Bazıları ise ağır yaralı yahut sakat olarak.

Karar verme aşaması da bir hayli gelgitli. Zannediyorum ki bir sabah uyanınca aniden "Ben intihar edeceğim" deyip kendini uçurumdan atan birisi yoktur. Birçok vakada uzun veya kısa süreli bir kurgulama aşaması olduğuna inanıyorum. Can bu, kolay vazgeçilmiyor. Tabii karar verme aşamasındayken kişinin bulunduğu durumun ciddiyeti, inançları, kişilik yapısı ve mizacı, tasarının eyleme dökülüp dökülmemesi hususunda önemli faktörler. Ahiret inancının en nihai engelleyici set olduğu aşikar. Böyle bir inanca sahip olmamanın ve hayatın saçmalığına saplanıp kalmanın ise başlı başına bir inthar sebebi olabileceği de ayan beyan ortada. Benim üzerinde durmak istediğim asıl mesele karar mekanizmaları değil. O yüzden ahiret bilincine sahip teistleri de yanıma alıp ayrılıyorum bu paragraftan.

Benim asıl gündem yapmak istediğim güruh teist olup da intihar fikriyle yatıp kalkanlar. Tanrı, din, ahiret şuuru olup da intihara yeltenenler benim gözümde kendilerinden vazgeçmiş değil, kendilerini seçmişlerdir. Evet, seçmişlerdir. Bundan sonrası için konuşacaklarım gerçekten fiziksel bir hastalığı olup da akli dengesini yitirenler yahut bel kıracak bir musibete düçar olanlar hakkında olmayacaktır. Onlar hakkında yorum yapmak beni aşar. Evet, intihar ederek kendini seçenler dedik. Bu nasıl oluyor? Şöyle ki; teist ve bilhassa semavi dinlere mensup olanlar intiharın yasaklı bir eylem olduğunun bilincindeler. İnsanın kendisini katletmesinin Tanrı tarafından yasaklandığını biliyorlar. Ama peki neden intihar ediyorlar? Deneyimledikleri hayat onları mutsuz ettiği için. Hem zahirde hem de batında. Sadece dış dünya değil içimizde de deneyimlediğimiz bir dünya vardır. Ve genelde içteki bu dünya ahengini yitirmişse, artık kabak tadı vermeye başlamışsa çeşitli ruhsal rahatsızlıklar geçirmeye başlarız. Yani içten, dıştan yahut ikisi birden olmak üzere deneyimlediğimiz dünyalardaki sıkıntılar bizi intihara sürükleyebiliyorlar. Birçok insan tattıkları acıdan kurtulmak için intihara başvuruyor. Bir teist için sıkıntı işte tam da burada başlıyor. O, yaşadığı acılardan ve sıkıntılardan kendini kurtarmak için, sırf onlara artık maruz kalmamak adına Tanrı'nın isteğini öteliyor ve kendine öncelik tanıyarak imha ediyor kendini. Halbuki hayat, gayet yolunda yürürken intihar etmek aklına bile gelmemişti. Fırtına yokken denizin tadını çıkarıyordu. Tanrı'nın rızası, nimetleri, hatırı.. o zaman da mevcut idi. O zamanlar o bunların bilincindeydi. Zor zamanlarda da, gemi alabora olduğunda, kafasını kaldırdığı zaman mavi göğü göremeyince de Tanrı'nın rızası ve hatırı mevcudiyetini sürdürmeli değil miydi? "İşler iyi gitmiyor, artık ben yokum arkadaş" deyip havlu atmak bilhassa bir teist için oldukça utanç verici bir bencillik. Bu açıkça kendini seçmek. Kendi sözde kurtuluşunu Tanrı'nın isteğine tercih etmek. Aksi olsaydı eğer, bir kırıntılık umudu dahi gönlünde zar zor taşıdığı saatlerde, bu zehirli saatlerde bile Tanrı'yı seçip O'nun isteğine uygun davranmak, yani nefes alıp vermeye devam etmek gerekirdi. yani aslında bazan kişinin canından geçmesi olarak gözüken şey bizzat kendisini seçmesi olabiliyor, daha yakından bakınca.

Diğer meselemiz "Kişi neden intihar etmemeli?" sorusuna cevap olarak getirilen bir argümandır. O argüman da şu: İleride her şey değişebilir. Şu an ki maddi ve manevi durumun, sağlığın, fikirlerin ve hatta inançların bile. Yani eğer hayatı anlamsız buluyorsan bir sabah uyandığında anlamı karşında bulabilirsin. O yüzden bekle derler, seni mutlu edecek değişiklikler ileride olabilir. Fakat burada atladıkları bir şey var. Ya artık olası değişimler onu ilgilendirmiyor, heyecanlandırmıyorsa? Gelecekteki olasılıklar artık umrunda değilse? Ki intihar etmesine ramak kalmış bir bireyden bu düşüncelerin sadır olması bizi çok da şaşırtmaz sanırım. Bu karamsarlık da değil artık, bu kayıtsızlık. Tüm sinirleri alınmış bir bedenin uyaranlara gösterdiği kayıtsızlık gibi. İleride iyi şeyler olabileceği ihtimalinin de artık kişiyi teselli etmediği bir nokta. O iyiliklere karşı artık bir rağbet göstermeme, gösterememe durumu. Velhasıl, intiharı düşünen herkese verilebilecek bir telkin değildir bu.

İntihar eden kişi hakkında en şaşırtıcı şeylerden birisi de, ona öfke değil acıma duymamızdır. Bu gerçekten çok ilginç bir durum. İntihar demek kişinin kendisini öldürmesi demektir. Aslında cinayetin ta kendisidir. Lakin toplumda başka bir canı katletmek suretiyle cinayet işleyenlere karşı duyulan öfke ve intikam duyguları kendi canını katleden kimseler için duyulmaz. Hatta teist olan, bu eylemin büyük bir günah olduğunu bilen insanlar arasında bile buna rastlanmaz. İntihar eden insanın yaptığı eylemin şeklen ve teorik olarak bir cinayetten farkı olmamasına rağmen hiçbir şekilde öfke, kin ve nefretle karşılanmaması sanıyorum ki üzerinde düşünülmesi gereken ince ve derin bir meseledir. İntihar eden kişiye niçin sadece acırız? Niçin gözümüzde bir katilden ziyade bir zavallıdır o? Bu durum bile intihar eyleminin ne kadar trajik ve komplike bir olay olduğunu göstermeye yeter sanıyorum. İntihar eylemi de, o eylemi gerçekleştiren insan da kara birer kutudur. Yahut karanlıktaki filler.

Neticede intihar edelim mi etmeyelim mi? Bir Müslüman olduğumdan ötürü bu eylem benim için sadece yasaklı olmakla kalmadı yukarıda imza attığım "İntihar aslında kendini seçmektir" buluşuyla olayı gayet rasyonalize ederek olası bir "kurban" rolünü de yok ettim ve intiharın dramatik boyutunu (kendi adıma) kendi ellerimle sahneden sildim. Dolayısıyla salt gerçekler kaldı karşımda ve ajite yapabileceğim her şeyi kaybettim. Benim hayata tutunma gerekçelerim bunlar: yani mana. Senin tutunduğun böyle bir dal yoksa eğer, sana intihar etme demeyeceğim. Ama etme Lavinia.

-son-

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tüfek, Mikrop ve Çelik

Su ve Ateş

Sabah-Akşam Zikirlerini Yapmak İçin 10 Neden